26/9/2009 · Kategori: Makale
Ne olmasını sorduğunuz da kim cevap vermez ki bu isteğe, hayalleri sorulmuş üstelik bedava. Herkesten biraz farklı herkese biraz benzer hayaller süsler satıcının tezgahını. Ne satarsınız siz, hayal mi? Çizildi mi ki cismi de var olsun, yoksa ben mi hayallerimi teknolojik standartlara ulaştıramadım? Garip bir meşgale, yan standın standartlarından sebeptir düşünceler işgale. Siftahı sana kalmış ister üç kuruş istersen paha biçilemez değerde onursuz, oysa tüm hayaller insanın ne olduğundan insanda ne olduğundan yola çıkardı sabahın erken saatlerinde. Kimi zaman Beşiktaş İskelesi’nde kimi zaman minibüste ter kokulu siluetlerin içinde. Sabah sabah ter olur mu deme be abi hayal benim değil mi? Ya pislik bir ruha sahipsem ödeyebilecek misin aldığın hakkımı? Helal eder miyim sanırsın kolayca? Helali hoş olsun, helalinden de hoş olsun.
Herkeste biraz vardı hümanizm; Franco’da, Hitler’de yahut Şaron’da. Neden birileri isim koymakta sabırsızlanmış anlaşılmaz. İlle de bir ismi mi olması gerekir Şaron’un oğlunun? Sevgi varsa yürekte istersen Hitler ol sevecek biri de vardır muhakkak.
Herkeste biraz vardı faşizm; Hitler’de, Mussolini’de yahut sen de velhasılı bende. Neden ille de sabırsızlığa mukabil refleksler isimlenmiştir bilemedim. Köşeye sıkışmış bir kedinin isterse karşısında aslan olsun fark etmez tepkilere mi kaldı ne olduğumuz? Yoksa verecek cevabımız..
Herkeste biraz vardı komünizm; İstersen ateşli bir emperyalist olursun fark etmez. Sol elimi kaldırınca mı, kapitalizme karşı durunca mı etiketlendi market raflarında ki Rus malları? Ya doğuştan sol kolum yoksa? Parasıyla onurumu satın almak isteyenlere ‘durun benim sol kolum yok ‘ mu diyeceğim?
Herkeste biraz vardı emperyalizm; Rusya’nın adı ücra kendi toprağa gebe mahallelerinde bile varlığın karşılığı her zaman bulunmuştur. Ne yani çalışıp karşılığını aramanın devlete hakkımı ver demenin diğer adı değil miydi emperyalizm? Oysa hep sömürenlere takılırdı bu isim ama bizde de biraz biraz vardı galiba, devleti sömürüyoruz yetmez mi? Kaçak elektrik mühendisleri, kanalizasyonda fare besiciliği ( argosu ) asıl adı su kaçaklarına önayakçılık.
Herkeste biraz vardı nasyonalizm; Bizler Hitler miyiz yoksa Jivkov mu? Sokakta varlık yokluk mücadelesine bir numaralı şahit olmuş akrabanızı kayırıyor olmanız biraz milliyetçiliğinizi hatta ırkçılığınızı mı gösterir? Yoksa ben mi yanlış hayallerin peşindeyim de hiç siftah yapamadım?
Herkeste biraz vardı diletantizm; Ne olduğuna kimin karar verdiğine bakılmaksızın herkes bir dava sahibi olur diyordu ama kim? İlkokulda ki öğretmenimizi çok sevdiğimiz için Kemalizm’e inanmış olmasını kendimize yakıştırmamız da biraz diletantizm’imizden gelmez mi? Şaşırdım doğrusu bunca yazar varken hiçbirine inanmıyorum hiçbirini kabul etmiyorum demek sanırım karşılığında ‘ paran çok da harcayacak yer mi arıyorsun ?’ demek kadar iyi değildir.
Herkeste biraz vardır nihilizm; tanımadığım bir sokak satıcısının ne sattığını bilmediğim propagandalarına inat getir şu sattığından bizim eve de lazım bunun gibi bir şey demek hanımdan işiteceğimiz azarları kaç gülle tersine çevirir? Yoksa siz güllerin varlığına da mı inanmıyorsunuz? Desenize siz varlığım senin varlığına armağan olsun cinsinden hediye almaz-vermezlerdensiniz. Sorması ayıp ama hangi gül?
Herkeste biraz vardı septisizm; Kime inandık da yıllar yılı kol salladık? Kim nasıl inandırmıştı bizi onca misyon denilen edebiyattan bozma felsefeden doğma saçmalığa? Peki karşı kaldırımdan yürüyen onca insana neden hep aykırı bakıp arkamızda hep biri var edebinden hasıl korka korka yürüdük? Kimden neden şüphe duyar insan, yoksa varlığımız mı bize yokluk hissi verir?
Herkeste biraz vardı fetişizm; Kimi inanmış da sevmiş canan diyerek kimi inanmadan yalnızca Freud gibi. Adı garip kendi olmasa daha evla insanlardan türemiş bir nevi türedi yaratıktır insan diyorlar. Neyine tutulur da ismini duvarlara afişe eder. Senin O Gözlerin varya derken acaba neden hep gözlerden bahseder diye sordum kendime sanırım fetişlik bende duvar yazısı.
Herkeste biraz vardı alkolizm; Kafayı bulacak bunca şey varken adına narkotizm alt başlığı alkolizm memnun oldum bende biraz iyiyim. Neyle sarhoş olursunuz ne verelim masalarında boyun bağı kısalmış garsona inat ben su alayım demek kadar kısa ve net. Oysa ki içilecek olan su olsa da kafası zaten bir dünya arabesk dinlemiş de gelmiş su sadece işin cilalı toynak tarafı.
Herkeste biraz vardır radikalizm; herkeste biraz var dediğimize kaşlarını çatmış bir yağmur bulutu gibi ASLA dediğimiz kelimelerin arasında boğmak istemenizi anlarım da neredeyse 1500 yıldır insanlığa klavuz Kur’an-ı Kerim’den kendinize misyon, hatta dava hatta siyaset çıkaramamış olmanız sanırım bu yazının radikal bir cevabıdır.
Zabıta geliyor tezgahı toplamanın zamanı. Kaçak hayal satıcılığında emperyalizmi, zabıtanın karşısında komünizmi, işimi inkarda nihilizmi, yapacak başka işler varken hayallerle uğraşmam alkolizmi ( narkotizm ) her seferinde beni kurtaran ayaklarımda fetişizmi, yakalanmış bir meslektaşımda nasyonalizmi, tezgaha elinde gazetesiyle yaklaşanda septisizmi, her türlü hayalin pazarlanmasında diletantizmi, müşteri gözüyle baktığım her insana ‘ hoş geldiniz ’ dememde hümanizmi, başkalarından arakladığım hayalleri garibanlara satarken faşizmi, bu kadar kelimeyi bir hayal için yazmam radikalizmi temsil ediyor desem; biz de biraz olmaz mı ?
…
Nasıl başlamışsa öyle biter hikaye; kiminde tutsaktır kahraman kimin de garip. Her halde bir kahramanı vardır hikayenin, hayatımızın da birer kahramanı olduğu gibi. Varoş mahallelerinde izmarit kokulu dudaklardan dökülen kahramanlığa sevdalı hiçbir duanın kahramanı zengin değildir. Tıpkı bizim hikayemizde olduğu gibi, yaşanılan yer de, yaşanan hayatta, o hayatın içinden çıkan kahraman da…
Zengin olma telaşı ayrı derttir de bizim derdimiz zenginliğin hangi türlüsüne sahip olmak istediğimiz, hangi telaşın sonunda alnımızı ıslatan teri hangi mendille silmek istediğimiz. Biz Ayşe’nin oyalı mendilinde bir tutam reyhan kokan; aşkın savaşında kan silen kahraman olmayı ülkü bilenlerin yanlış safta duran atsız adsızlarıydık. Saflar arasına sıkışmış bir avuç hayalin sonu hüsranla biten Türk filmlerine benzemesini seyreden başrol oyuncuları gibi kendi oynadığı filmi sanki kendi değilmiş gibi izleyip ağlayan seyirciler gibi izler kahraman. Ayşe bin nasihate rağmen bir heves sever de Ali’yi bin yıl susuzluğa tahammül eder de bir an yenilir cebinde şıngırdayanı olan körolası zengin çocuğuna. Ali rakı içmez bildiği yalnız suyun saf tadıdır, Ali’nin yüksek binaların tepesinde oturan hayali yoktur, Ali inandığını yaşamanın gayretindedir ama inandığını kaybetmenin mecburiyetine mahkumdur. Alnı secdeye vardığında hep aynı duayı eder yıllar geçer de o ezberi bozan kaderin cilvesinden kurtulmak için hiçini hep sayar. Yalnız analar vardır dua eden gözü yaşlı bir de sığınılan o yıkık dökük evlerden müretteb hayaller. Ah Ali ah der analar. Her ananın bir Ali’si bir Yusuf’u bir de istenmeyen Ayşe’ler, Züleyha’lar. Kaybedilmiş her savaşın sonun da yıkılan ocaklar Ali’lerin üstüne çöker de gene de dudaklardan düşen ‘ buna da şükür ’ dualarıdır. Dua değildir aslında o şükürler hep bir isyanı tetikler aslında, her tetikte ayrı kurşun çıkar namludan beddua olur ah olur ama her kurşun Ali’yi vurur. Her beddua döner dolaşır da gene Ali’yi bulur. Her vuruluşta aynı mendil basılır yaranın üstüne her ah deyişte aynı mendil siler gözyaşlarını. Yaş kemali geçeli çok olur da o’nun yaptığı hiç çok olmaz hatta az bile oldu der diller. Kimse Ali’yi anlamaz da Ali bile kendini anlatacak iki satır kelamı kendine anlatamayacak kadar yabancıdır kendine. O yabancının dilinden anlayan bir yar bul der bazıları ama bilmezler ki bulunan her yabancı Ayşe’ye benzer, bulunan her yabancı Ali’nin aslında kendine olduğu yabancılığa akrabadır, eştir dosttur hatta o yabancılığın ta kendisidir. Her yabancı firavun mabedlerinden saray hayal evlerinde oturur, her yabancı Züleyha olur Ali’ye Yusuf misali. Mülk madem Allahın sen hangi dine inanmaktasın diyemez Ali. Her dil de ayrı bir şehadetin binlerce ayrı tercümesinden kurtulmanın ibadeti, her dinde ayrı bir ilahın hareminden çıkmış aynı kadınlar.
Her al dudağın zikridir o en tepelerde olma hayalinin tercümesi. Gün olur da Medyen’e gelen Ad’a gelen tufanlar yıkarsa o sırça köşkleri kurtulan yalnızca Züleyha’lar olur şükür bilmez, velakin zümrüt köşklerin üzerine yıkıldığı Yusuf olur Ali olur. Bir iftiranın arefesinde niyetlenen her ağızda aynı gözyaşlarının tuzlu tadı. Bu oruçlar her akşam bismillah’la açılır da bayramına hangi yürek kaldırır bayram namazı kıl diye. Ve hangi namazda kim imam olur arayışları bir sonra ki bayrama ertelense de, birgün cenaze namazını kılacak kimsesi olmayanların namazını kim kıldırır bilinmez. Ali yahut Yusuf ne fark eder ki aynı kaderi paylaşanların adı ne olursa olsun Züleyha da aynıdır Ayşe de. Tıpkı başrolünü oynadığımız hayatımızın karanlık bir odada ki yalnız yastık koyuşlarında ağladığımız o hayat filmi gibi biz yalnızca Ali’yiz bir tutam huzura hayallenip niyeti besmeleden akşam ezanında iftarı tuzlu gözyaşlarından ibaret. Ayşe mi? O mercan yeşili zümrüt köşklerle örülü rüyanın tam ortasında belki de kendini Zeus zanneden şıngırdaklı zübbenin cariyesi Venüs rolüne hazırlanmakta.
…
Ne dertlerin varlığından sıkıntı duymuştuk oysa ki, kimimizin yokluğu kimimize keder kimimizin varlığı hepimize bedel. İlk insandan ( Hz.Adem ) bu yana hep böyle olur umuduyla yaşamış dedeler, dedelerin de dedeleri. Tarih, coğrafyanın amacı coğrafya edebiyatın aracı, edebiyatsa şu sıralar eksikliğini görmezden geldiğimiz mantığımızın sebebi zarureti. Peki ya şimdiler de ? Bilmek ne demekse bilmemekte o demektir bilinmezliğin adı sanal, bilinirlikse bir sanat akımı olmuş. Tarih felsefeye icad-ı şeytan dese de, asıl şeytanın yok gibi görünüp var olan başıbozuk cümleler olduğunu görmeye feraseti yetmedi. İnsanlık Mu’dan Asya’ya sıçrarken acaba başkalaşımdan haberdar mıydı ? oysa ki bilinmezlerin profesörü Mu-ydu diye yazar tarihin katipleri. Ve Asya muhteşem mabedlerin inşaat temelleri, barbarların silah talimgahları, sanatın el verdiği feyz abidelerinin doğal cenneti, düşünen insanların düşünemeyenlere yenilip boğazlandığı çarmıh ! Ve Asya tarihin bile kendini gururlanarak anlattığı yaratıcının mukadderatını yaşamak ve ölmek adına çizdiği bir coğrafya. Asya ! Adına Şa-to’dan şiirler, Şao-Kin’den dualar. Asya ! Varlığına isyan yokluğuna elhamdülillah denilen zorbaların başkalaşım kayalarının un ufak tohumları ! Ve Asya ne muhteşem bir kubbe ya ezanları da olmasa ?
Tarihi 3 millete ayırmış katiplerin diliyle Türkler dünyaya dengeyi getirirken gözler güzel görsün diye Helenlere iffetle bakmış Arapların biraz uzağından dünyayı seyreder. O Türkler seyreylemiş alemi en yücelerden hep başka bakmış başkalaşanlara kimine dur demiş kimine Allah’ın eli olup öl demiş. Neden ölür insan bir insanın eliyle ? Cengiz Han’a svastika taktıran ruh mudur yüce olan yoksa torunlarına cihad dedirten inanç mıdır boynumuza vebal geleceğimize utanç duvarımız ? Kemal’e dinsizlik diye giydirilen papyonlu smokin, Sultan Mahmud’a fes ise bu kadarına inanmayana pes billahi ! Hangi katipti tarihi 3 millete ayıran, vurulsun boynu tez zamanda biz biz olmayı unutalı tarih yalandan ibarettir, hey hat ! Fuzuli’ye biçilen değeri somurtup sömüren Beethoven mudur yoksa El Kindi’yi kendimize kinle baktıran hiddet midir Einstein’in bıyık altı gülmeleri. Nereye istersen oraya gömelim seni ey tarih zigguratın tam ortasına mı yoksa çölün parayla icat edilemeyecek plazaları piramitlere mi ? Yahut kaybolan gençliğimize şahit olup eli kolu bağlı oturan yaşı kemali geçmiş toprağa finish diye bakanların hafızalarına mı ? Ey tarih sensin bizi bu hale getiren, Ayasofya’da bir Cum’a kıldırmayan ama Topkapı’da mey içip günaha meylettiren. Alimi cahilden öte bildirip gavuru gönülden sevdiren, Fatih’e devletin bekası Ahmet’i zalim ettiren. Yıldırım’a saygı Timur’a ukala diye başeğdiren. Tarihe yalan bugüne zaman yarına falan filan ! Ey tarih seni yaşayan bilmez hala anlamadın mı seni yalnız seni yaşattıran bilir. Neden konuşur bunca mürekkepten müretteb Timur yaksın diye mi yahut adına Heredot desinler diye mi ? Doğu han,Mahmud, Timur çözemedi ki. Fuzuli sözünde diyemedi ki… Mevlana, Sultan Fatih, M. Kemal çözemedi ki ben çözeyim. Söylesen böyleyse kaderim ben neyim ! Ey tarih yargılasın beni Asya’nın adaletine hayran Ömer’in, vursun boynumu dengeyi hep dengede tutan Oğuz Kağan’ın. Lakin Müslüman diyemedim Türklüğüme, lakin insan diyemedim yaratılmışa haşa nispet yaratılmışlığıma, lakin vücud olamadım toprağın bağrından sıçrayıp ama başkalaşan bir tende. Düşünemedim seni de doğuran bir ananın olacağını birleşmesi olmadan çiftlerin varlığına inat, Darwin’e az Mao’ya saz dedim de bitiremedim içimde ki başkalaşım aşkını. Derdim varlığın yokluğu olmuşta Nietzsche’ye inandım diyemedim. Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu diyen dilime inat kalbimle Süleyman niyetine mühür vuramadım mühürlenmiş bir kalbi ne diye hangi kimlikle taşıdığımı idrak edemedim. Abdulhamid’i haykırtan nefesi muzır gavurun sözünü Hızır sandım da sandığımdan çıkaramadım budur en büyük kahır. Yazamadım kalbimden dile gelmiş iki satır kendimi sattığımsa haram yemiş de şişmiş iki çift katır. Sanal olduk şeytana araç niyetine yalan olduk tarih yalandan ibaret yazarlar medresesine, kapı olduk kapıcı olduk ama biz olamadık dedelerimizin sızlayan kemiklerine inat. İnat olduk şahit olduk ama şehit olamadık tarihin yüzü suyu hürmetine. Yalana amil olduk, talana alim olduk, cahile dost olduk, gavura yaren olduk ama yar olamadık yaradanın nebisine. Yeri geldi ok olduk saplandık Timur’a hançeri Hasan’a Hüseyin’e bedduayı Sarıkamış’ta Enver’e, erkekten erkeğe Mevlana’ya ama okur olamadık hazreti Mevla’ya. Şair olduk balkon altında dizüstü etekliye, zehir olduk helal diyen emekçiye, fakir olduk Allah için yardım isteyene ama zakir olamadık inkarcıya ! Ekran başında dikizci olduk baldırı çıplakların dizi dibine, şart olduk gündüz varyemez amcaya gece noel babaya bir tek kul olamadık tarihin bize öğrettiğine aslolan Allah’a ! Ne olduk da bunları olduk ey tarih ? Söyle de bilsin şu Ebu Cehil torunu tohumu Türk suyu Müslüman kendi vurdumduymaz Einsten’e hayran Kindi’ye inanmaz, Mozart’a muhteşem Fuzuli’ye bitse de gitsem, yalana kıtmir doğruya köpek !
Ey tarih utanma vur yüzüme Abdulhamid’in lanetini Fatih’in nefretini Kemal’in şiddetini, Timur’un hiddetini , Göktürk-Han’ın ibretini. Vur ki parçalansın yüzümü kaplayan inkarcılığım vur ki özüne dönsün bugünüm. Ben okurum şehadet hikayatını raksın çölde ki serabını velakin bilmem ilim şehidini alim şahidini. Bilmeyene haddini bildir ey tarih yoksa çok bekler kıyameti uzak edenler. Ümmi olmadan cennete giden cahilden olma evliyadan bozma cübbelilerin hatrına vur artık tarih vur ! Vur ki dönsün tersine gözlerim. Ya gerçeği görsün mührü siyon yıldızına aşık sokak şirretleri yahut götür beni de gömüldüğün ‘‘kimimizin yokluğu kimimize keder kimimizin varlığı hepimize bedel ’’ dedelerimin yanına.
…
Dibe vurmuş bir teknenin son çırpınışlarında çıkardığı seslere benzer hayat, bazen düşler pahalı geldiği için isyan eder insan bazen de düşüncelerin kıvamından. Hayat hep bir ederi olsun diye bağırır gökyüzünden; kimine şarkı, kimine emir, kimine göreyse sadece anlık reflekstir. Kaç kez düşünür insan, hayatın ona bahşettiği yüzdelik kârı yahut kazanca yüzde kaçla ortaklığını... Hep bir ölçüsü var derdi büyükler; sevginin, aşkın, zamanın kısacası adı hayat olanın.
Benim de bir fiyatım olmalıydı kazanacağım tüm fırsatları lehime çevirenlere göre acaba kaç kuruştum, sayısı elle hesap edilebilen kaç bedene bedeldim? Düşlerimi satılığa çıkarsaydım kim bakardı ki kitaplıktan bozma tezgahıma, kim gözucuyla da olsa iç geçirirdi… Oysa daha bu sabah çıkmıştım işe ilk günün heyecanından besmelesi yarım bir ağızla düpe düz savurmuştum karantina sokaklara isyanımı. Pişmanlığım kime ve niyeydi bilmeden açtım yelkenlerini hayatımın oysa ki benim teknemde hiç yelken olmamıştı. Hangi rüzgarın homurtusuna kapılıp akacaktım uzaklara, hangi adını bilmediğim adalarda hangi Piri Reisler’e yoldaş olacaktım, hangi zeytin karası incilerden boynuma en ağırından veballer asacaktım bilmeden, bilemeden. Korkularımı miras bırakamadan batmaya mahkum bir teknenin balıklara bile yar olamamış zararı mıydım yoksa balıklar mı ağzının tadını bilmiyordu? Nasihat satıcı birkaç insandan ibaret bir hayat mıydı beni zamanlayan yoksa siyah cübbeli karabasanların sorguları mı? Evet sorgulardı beni nasihatlerle savaşmamaya alıştıran, düşünmeden söylenmiş bunca şey varken acaba neden ben! Seçilmiş tohumlardan birkaçı filizlensin diye yağmura bırakılan tevekkül hamlelerin son çığlıydı beynimi meşgul eden, bana ne diyememiştim de ben olamamıştım büyük adam! Her büyük adamın tanıştığı ilk serzenişlerine inat benim kahrımın bestesi oldu özgürlük dilenişleri. Koparsaydı zincirlerini yaşar mıydı ekmek gibi nefes gibi ihtiyaçlara muhtaç düşlerim? Saymadığım kaç dünüm oldu bilmeden yaşadı şair gönlüm, infazı verilmiş kaç düşüncemin ardından fatihalar okumuştum bilmeden gömdüm toprağa gözyaşlarıyla ansızın. Hep bir dinleyenim olsun diye beklerken buğulu camlarda Arap kızından beter sancılar çektim, annem oldum çınladım kulaklarımda hayattan sana ne! Babam oldum gözlerimde aslan olacağım diye çakala leş artığı! Kaç kardeşimin kaçından büyüktüm de hiç fark edemeden cebime hep nasihatler bırakıldı gizlice… Gizli birkaç ağlayışın sonunda hep müteessir düşünceler, bu yolun sonu hep mahkumiyete mi çıkar diyerek kurulan kaçış planlarıyla devlet kurmaları birbirine karıştırmış ergenlik sivilleri. Oysa benim devletlerim hiç kurulamamıştı, peki neydi farkımız? Düşünmek mi düşünürken bir ithalle hükümetten hep düşmek mi? Mazbatasını alamadan darağacına giden fikirlerin son kurbanı mıydım yoksa gemiden ilk kaçan farelerin klavuzu mu? Desenize bir parça peynire satmıştım can havliyle can veren tüm yoldaşlara…
ihanetin en acısını yaşadım da çıktım sabah ezanında yollara, büyük adam olacak babaları mahkum edip taktım birkaç beden büyük kasketi başıma, üşütürsün annelerin sıcak soluklarında nefesimi tuttum. Ver elini kardeşlerin gizli nasihatlerinden coğrafyalar çizdim keşfedilecek. İki kuruş sevdalara yol verip dümenine geçtim hayatımın da bilemedim rüzgar olsa da hiçtir yelkensiz. Of çekişlerimde yıktım tahtını Karun’un amma yetemedim kendimden ötelere. Hep bir umutla bekledi çocuklarım kapıda elleri hayalkırıklığı dolu bir babayı, vazgeçmeyi hapsolunmuş kaç yüreğe anlattıysa da vazgeçemedi ay yüzlü secde edilesi sevdam. Sorguların kara cübbeli hakimleri sırnaşık gülüşlerle okudu kaderimi ve düne ve bugüne dair. Yarının ne olacağı belirsiz çocuklarına üzüntüyle baktı şair, ah çekmekle tüketilemeyen ömürlerin saltanatında krallar cepsiz kurallar fakir. Devrim sandıklarından çıkarılmış birkaç hal hatır, sorun bakalım düşünen adamların ömrü kaç kuruşa yazılır, kaç satırlıktır!
…
Ben seni sevmiştim bir iftar vaktinin heyecanını kovuşturmaya çalışırken, bir top patlayışıyla seni sigaramla açtım oruç ağzımı açar gibi, perçinlenmiş katran karası yüreğimi beyazlara açar gibi. Ben seni birgünlük oruca niyetlenen ağızların sahrunda yiyeceği katıksız bir dilim ekmek gibi sevmiştim. Olmasaydı da bir dilim ince tarafından küflü peynirim sen olaydın diyerek niyetlendim bir ömür senden gayrı aşksızlığa. Bismillah ağızların en günahsız yanıyla sevmek istedim seni tüm günahlarıma rağmen. Her şafağı bekleyişlerimde seni de beklettiğimi bilerek ama içten içe eriyerek ama gene de duamla ama gene gözümün yaşıyla sevdim.
Ben seni Emine’nin yolunu beklediği askerin şafak karanlık ay ışığında sevdim, gözlerinin telaşında dökülen birkaç damla yaşa acımadan oruç bozdum da senin kalbimi bağlayan örümcek ağlarına kıyamadım, bozamadım olmayacak hayallerimin evcilik oyununu. Kör ebelerin yakan topu peşinde koştuğu düzeni bozuk dünyasında oyun oldum koyun oldum da çoban olamadım peşinde gezen itler için. Ahh Fadimem gözümün iki damla yaşı ağrısız günü geçmeyen çileli başı oyy Eminem kaynayan taslara inat tuzsuz tatsız ömür aşı! Niye caydın verdiğin sözlerden diyemedim emeklerime, kimin karşısına durayım diye dururken kendi karşımda teselli birkaç küçük avuç, birkaç edepsiz küfür. Karadeniz’in hırçın mavisinde yeşil bahçelerinden fındık çiçeğim, güneş yanığı yanaklardan süzülen kaç damla gözyaşım. Oy benim çileli Ayşem ben seni, bugünde iftarsız tuttum ellerinden de niyeti bozmadan niyetlendim yaralı ağzımla, yamalı hülyalarımla sabahı uykusuz ettim. Sahurum sen, iftarım sen iki günümden üçüm sen. Karahanların yar anası, can anası kıymetli elması oy benim garip Fatmam. Bak bugünde aynı sayfada terk ettin beni, her sabah yaptığın gibi o kırmızı gül yaprağının ıslak sayfalar arasında kuruduğu yerde. Oysa kurumayacaktı bu aşk sen yaşam pınarıyken ömrümün, oysa solmayacaktı bize imrenen yeni yetme yetim filizler. Oyy oy! Kara günlerin ardına ağıt Ayşem, beyza umutların peşine sevda Fadimem, çilesi benden umudu dünden duası gariplerden garip Eminem ben seni öyle sevdim ki bak gene akşam oldu da ben gene susuz açtım ağzımın orucunu. Kalbimin orucu açılır mı bilinmez, nasip derdi anam da nasibi kimseler bilemez. Bir bilinen varsa sana dair bana dair biz bir isek bir bize dair; oy benim kara bahtım ben öleydim de sen mezarımın başında da olsa benimle olaydın. Sen benim olaydın da ben cennetin kapısından şöyle bir bakıp cehennemin en dibine yollanaydım bu çektiğim susuzluğu unutup cayır cayır yanaydım. Sen o cennetlerde güllere inat gül gibi kokaydın da ben ateşlere inat ateş olaydım kor olaydım. Bağrıma vurulaydı ateşten gürzler de dağıtaydım sana al beyaz güller. Duan olaydım da avuç açılaydım seni dileseydim de kapında dilenen bir yamalı dilenci olaydım. Her akşam koltuğumun altında bir lokma ekmekle geleydim de sensiz kapılardan boş dönmeyeydim. Zeytin karası gözlerinde bir yudum kara kaderimin beyazı olaydın da ben gene matemlere bürünmüş saçım sakalım simsiyah olaydım. Ah benim derdim ah sen beni bilmeden gittin de ben seni hep gelmeyeceğini bilmeden inatla sevdim iftara uzak bir sahur gibi inatla bekledim. Belki bugünlerin akşamı olur toplar atılırda ağızlar besleme eder oruçlar açılır da benim yüreğimin sonsuz orucu açılmaz olur.
Ey benim niyetim, namazım ve niyazım; Her secdede Allah’tan tek ıslahım. Sen beni arabesk şarkılarda sevmedin ama bak ben seni inatla Müslüm Gürses plaklarında bekliyorum. Sen beni inşAllah diye sevdin ben seni bismillah diye. Sen beni yaşlı anamın dualarında buldun ben seni kaybettiğim kalın bir kitabın tam orta yerinde düşlerimin peşinde o kırmızı gül yaprağının yanında kaybettim. Ben seni deli oldum diye delice severken sen benim delirmeme sebep bir delilikle terk ettin. Sadri Alışık filmlerinde ki meyhanelerin tutucu amcalarına inat sohbetlerinde bağı çözülmüş dillerin aşkına bıraktın ben seni tutamayacak kadar kızgın bir yüreğin ateşiyle bıraktım. İlk defa senin istediğin bir şeyi yaparken ağladım, ağlarken yandım, yanarken yıkıldım, gözyaşlarım söndürdü de o ateşi seni düşünüp hem söndüm hem yandım hem ağladım. Bak ezan okunuyor sen vaktim geldi benim, son sigaramı içip secdeye varma vaktidir, her varışta ağlayıp seni dilenme vaktidir, senden gayrı niyaz ettiğim kardeşlerime bile benim için dua edin derken aslında seni isteyişimin vaktidir. Vakit uyanırsam biter korkusuyla dalamadığım bir gecenin karanlığında odaların üzerime yıkılma vaktidir. Vakit sevda vaktidir. Niyet ettim Allah rızası için seni sevmeye…
…
« Önceki ::